Ebedi sevgiliye doğru

30/6/2008 - Allah Sevgisi

Kategori: ilahiask






Allah Sevgisi


DR. HALUK NURBAKİ

İmandan sevgiye intikal, ALLAH SEVGİSİNİN nûrunu yakar. Ne var ki, ALLAH SEVGİSİ teorik bir tutku değildir. Aksine istekle seçilmiş bir eylemdir. RIZA ile başlar. Allah’ın takdirine büyük bir teslimiyet, her türlü tecelliye gönlünde sıcak bir hoşgörü ile sürer. Böylece benlikten adım adım uzaklaşmaya başlar.

Her sevgi, hoşgörü ve sevgiliden gelen herşeye içtenlik ister. MECAZİ AŞK’ta bile, sevgiliden gelen ikram da, sitem de hep sıcak bir mutluluk yaratır. ALLAH’a inanıp, O’nu seviyorum dedikten sonra: KADERE RIZA KAÇINILMAZ BİR SONUÇTUR. ALLAH SEVGİSİ başladıktan sonra, dengeli bir şekilde artarak kadere rızayı en üst seviyelere getirir. Eğer, bu rıza gelişmeyip, ARA SIRA İSYANLAR HÜKÜM SÜRÜYORSA, SEVGİDE KESİKLİK VARDIR; ÇARESİ: İNFAKI ARTIRMAKTIR. Namaz konusu ALLAH SEVGİSİNİN en vaz geçilmez unsuru olduğu için, dikkat ederseniz o konuda ikaz bile gerekmiyor. Çağımızın: “BENİM KALBİM TEMİZ, ALLAH’I DA ÇOK SEVİYORUM” diyen taklitçilerine hiç aldırmayın. Zira kalp arınınca inanç ve ALLAH SEVGİSİNE koşar ki: ONUN KAPISI NAMAZ’DIR. Sevgide aksamalar nefsin gönle taktığı çelmelerdir. Yüce Kitabımız Kur’an, İNFAKI EMREDEREK GÖNLÜ BU TEHLİKEDEN KORUMUŞTUR.
ALLAH SEVGİSİNİN sırrı arttıkça nefs perdesi incelir. İMANDAN VE ALLAH SEVGİSİNDEN MURAT: Nefsi, onun simgesi olan BENLİĞİ eriterek sevgiliyi gönlünde hissetmek ve yaşamaktır.
Bu sevginin artışı nefsi ve nefsin dünya ilgilerini sildikçe yavaş yavaş olayların ardındaki gerçek seyredilmeye başlar. İnsan, hikmetten hikmete geçerek, her yeni olayda, CENÂB-I HAKK’IN SONSUZ KUDRETİNDEN BİR BAHANE OLMADIĞINI FARKEDER…
Hak âşığı olanların, dünyaya değil de; olaylara karşı tavırları ilâhi sevginin mihengidir. DÜNYAYI TERK YANLIŞTIR. Çünkü, dünyayı terk kulluğu terk gibi bir tezattır.
Olayların etkilerini terk etmekse Hak Âşığı için zorunludur.
ALLAH SEVGİSİ’nin, Allah indinde makbul olan sırrı ise gönlün her türlü telaş ve gaileden arınıp ALLAH’a âyine olma noktasına gelmesidir. Mânevî eğitimle insan servetinden, tutkularının tümünden, gereğinde aziz sandığı canından bile vazgeçmesini bilecek ve tüm hayatını bu çizgide yaşayacaktır.
ALLAH SEVGİSİ’nin gönüldeki şiddeti benliğin yok olma sür’ati ile paraleldir. Ve gönül arınmasını tamamlayınca âyine-yi ilâhi olur. Allah’ın Cemâli yansır. Böyle bir durumda zaten kişilikten arınmış kulun yerini tayin mümkün değildir. Ne var ki bu anda Allah’ın aşk ateşi ile dolan gönül, kulun ekranına SEVDA-YI MUHAMMEDÎ’yi doğurunca imanın asıl sırrı tamamlanır. Böylece Kelim-i Şahâdet’in ilk ışığı, mânâdaki iman tahakkuk eder. GÖNÜL SEMÂSI’ ndaki SIR BUDUR. AŞK-I İLÂHÎ ÖYLE NET BİR GERÇEKTİR Kİ; GÖNLE YANSIYINCA, O GÖNÜLDE TÜM SIFATLARIN TECELLİLERİ O KULUN DÜNYASINA IŞIK TUTAR. Rahmetle yıkanan gönülde merhamet sonsuzlaşır; SABIR, ŞEFKAT DOĞAR. Unutmamak gerekir kir, ilâhî tecellinin en bariz bir yanı HEYECAN VE CESARETTİR. İLÂHÎ TECELLİYE UĞRAYAN KUL TÜM BU YENİDEN HAYAT BULUŞ SIRRI İLE KÂİNATIN İNCİSİ FENEDİMİZİN SEVDA FIRTINASINA YAKALANIR. BU NEDENLE EFENDİMİZE GERÇEK İMAN, ANCAK GÖNÜLLERİNDE İLÂHİ TECELLİ OLANLARA HAS BİR SIRDIR. Böyle bir anda gönlün karşısında:
“LEVLÂKE LEVLÂK, LEMMÂ HALAKTÜ’L-EFLÂK” Hadisi okununca:
- VALLAHİ HAKLISIN.
- BİLLAHİ HAKLISIN, DİYE ÇOŞAR…
O KUL ARTIK BİLMEKTEDİR Kİ: 24 Saat içinde en temiz, en yakın, en güzel nefesi, EZÂN-I MUHAMMEDÎ okunurken alabiliriz. Günde üç beş kez beş dakika kasvetten uzak şeytansız soluruz. ÇÜNKÜ O ANDA EFENDİMİZİ SOLURUZ…


Bir gönül mutlak anlamda ilâhî tecelliye uğrarsa âşık makamına intikal eder. Gönlünde, Efendimizin ışığını bulduğu kimseye nazar eder, bir tarz ŞEMS-MEVLÂNA senaryosu doğar. Bu, gönüllerde bir Semâ’dır. Ne Şems sırrı, ne Mevlâna hikmeti kimsenin elinde değildir. Bu bir ALLAH vergisidir. ALLAH, İSTEDİĞİ AN, İSTEDİĞİ GÖNÜLDE BU SEMÂNIN ATEŞİNİ YAKIVERİR…
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/6/2008 - SEMAYA YOLCULUK

Kategori: ilahiask



SEMAYA YOLCULUK


Gökyüzüne merdiveni dayamalıyım kendimce,
Dayamalı ve anlamalıyım zamanı iyice,
Yolum uzun başlamalıyım artık,
Şairin dediği gibi çıkmalıyım merdivenleri ağır ağır.
Dilimde O'na söylenmiş tövbeler yumağıyla,
Gönlümü dolduran nurlu imanımla,
Ümitle dolmuş şu ömrü hayatımla,
Yükselmeliyim bulutlara,
Yükselmeliyim yeniden varoluşa.
Secdemin ıslaklığı kurumadan,
Selanın hüznü kaybolmadan,
Gül yüzlümün hasreti şu gönlümde çıkmadan,
Zalimler birer birer şu dünyamı yıkmadan,
Görmeliyim yıldızları henüz vakit varken.
alıntıdır...

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/6/2008 - Tesbihimi saya saya...

Kategori: ilahiask



Tesbihimi saya saya...

Tesbihimi saya saya
Bazen atlı bazen yaya
Hasretine yana yana
Mevlam sana geliyorum

Dallarını tuta tuta
Güllerini koka koka
Cemaline baka baka
Mevlam sana geliyorum

Seviyorum diye diye
Gözyaşımı sile sile
Beyazları giye giye
Mevlam sana geliyorum

Değneğimi ata ata
Çamurlara bata bata
Hasta olup yata yata
Mevlam sana geliyorum



Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/12/2007 - Ney olup ağlamaktır en güzel Duamız /Senai Demirci





Dinle neyden ki hikâye etmede,
Hep ayrılıktan şikayet etmede



Mevlânâ'nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır.



Kamışlıktan kopardıklarından beri beni,

Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.



Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve z*******in, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.



Ayrılık parça parça eyledi sinemi,

Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.



İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili'den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür.




Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa,

Kavuşma zamanını bekler durur ya.



İnsan, En Sevgili'den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir.



Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım,
İyilerin de kötülerin de yârânıyım.


İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı.



Herkes kendince bana dost olmaya bakar,

Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.



Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir.



Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi,

Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.



Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir.

Can ile ten gizli değil birbirinden,
Lâkin canı görmeye izin yok tenden.


Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır.


Neyin sadâsı ateştir hava sanma,
Kimde bu ateş yoksa yazık ona.


Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili'den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez.


Neyin tesiri aşk ateşinden,
Şarabın hâli aşk cilvesinden.


Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ'nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili'ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili'ye erişmenin, O'na dönmenin cilvesindendir. O'ndan gelip O'na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir.


Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney,
Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.


Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili'yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor.


Ney gibi zehir ve tiryak olamaz,
Ney gibi dost ve müştak olamaz.


İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili'nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir.


Ney kana bulanmış yoldan söz açar,
Mecnun'un kıssasını anlatıp açıklar.


Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili'ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ'nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ'dan Mevlâ'ya yol vardır ki, Mevlâ'ya götüren Leylâ'lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun'dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ'nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ'ların hepsine 'Lâ ilâhe' demeli ki, Mevlâ için 'İllallah' diyebilsin.
__________________
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/12/2007 - İslam Gençliği Nasıl Olmalı

İslam Gençliği Nasıl Olmalı

Gençlerde bazı eksiklikler ve kusurlar görenler, bunun sorumlularının sadece gençler olmadığını bilmeli...

Reklam

Gittikçe artış eğilimi gösteren intihar, yaralama, öldürme, cinayet, kapkaççılık, terör ve global savaş tehlikesi gibi modern çağla birlikte azgınlaşan insanın varlığını tehdit ve yok etmeye yönelik eylemlerin de dayatması ile birlikte din ve ahlak eğitimi, hem akademik hem de pratik anlamda yeniden insanlığın gündemine girmiştir. Özellikle gençler arasında İslamiyet"e ve manevi değerlere karşı büyük bir ilgi duyulmaya başlanılmıştır.

Dikkatinin kendine yöneldiği gençlik döneminde, ruh ve bedenden oluşan varlık yapısının farkına varan genç, içinde bulunduğu dünyanın sınırlılıklarına takılmadan kendini yerli yerine konumlandırabilmesi için, aşkın ve insanın varlık özüyle örtüşen evrensel değerler sistemine ihtiyaç duymaktadır. Fakat gençlik dönemindeki hakikat özlemi ve anlam arayışı, maddi değerlere ve haz kültürüne dayalı modern dünyada imkânsız gibidir.

Bu bağlamda İslam dini ve önderleri gençlere çok önem vermiş, yüce insani kemallere gençlik döneminde ulaşıla bileceğini hatırlatarak, özel bir eğitim metodu sunmuştur.

İslam"ın vazgeçilemez temel esaslarından biri “Nesil güvenliği”dir. Eşsiz bir hayat nizamı olan İslam, ortaya koyduğu “Akıl, din, can, mal ve nesil güvenliği” kuralı ile insanlık için asla vazgeçilemez olan bu beş temel unsurun korunmasını kesin bir dille emretmiş, bunun temini için kesin hükümler koymuştur.

Bilindiği üzere, insan hayatındaki hemen her türlü pozitif ve negatif davranışların kökleri, küçüklük ve gençlik dönemlerine kadar uzanır, oralarda gizlidir. Ailevî hayattan tutun da okul hayatına, çevre hayatına kadar. Bütün insanlar ilk yaratılışta İslam fıtratı üzere doğarlar; yetiştiricilerinin ellerinde muhtelif dinlerle yoğrulur, ama din farkı mahfuz, karakter değişimi diye bir şey söz konusu olmaz. Zira insanoğlu kendi mahiyetini değiştirmeye muktedir değildir. Efendimiz (s.a.a) de bu gerçeği: “Bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız; fakat bir insanın karakterini değiştirdiğini duyarsanız inanmayınız; çünkü karakter, yaratıldığı hal üzere olur.” sözleriyle ifade buyurmuşlardır. Bu yüzden gençlik döneminde oluşan karekteristik özellikler islam-i bir şekil bulmalıdır.

İslam toplumunda tertemiz bir fıtratla -yani İslâmî hakikatleri kabul etmeye meyilli olarak- dünyaya geldiği kabul edilen yeni nesil, temiz fıtratı bozulmadan manevî değerlerle büyütülmeli, helal lokma ve İslâmî terbiye ile eğitilmeli ve böylece Kuran"ın ifadesiyle “göz nuru olacak bir nesil” yetiştirilmelidir.

Kuran-ı Kerim, Rahman'ın has kullarının; “Ey Rabbimiz! Eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzün nuru olacak kimseleri bizlere ihsan eyle!” diye dua ettiklerini bildirmektedir. Gözlerimizin nuru ve sürûru, gönüllerimizi aydınlığı ve mutluluğu olacak genç nesil, dünya ve ahiret mutluluğuna vesile olan nesildir. Dualarında sık sık “Allah"ım!.. Eşlerimizi ve neslimizi bizim için bereketli eyle!” diye niyaz eden Peygamberimiz de (s.a.a.) de “Bereketli Nesil”in önemini ve değerini vurgulamaktadır.
“Yepyeni bereketli bir nesil” yetiştirme göreviyle yükümlü Efendimiz (s.a.a.), zulüm ve baskı asrı olan karanlık Orta Çağ"da, Cahiliyet Döneminde, dikenler ve ayrık otları arasında gerçekten gül gibi tertemiz pırıl pırıl bir nesil yetiştirmiştir.
Hz. Resulullah (s.a.a.) hayatını gençlere adamıştı. O, Rahmet Peygamberi olarak gençlere sonsuz sevgi, şefkat ve hoşgörü ile muamele ediyordu. O'nun getirdiği Yüce Dinin iman, cihad, takva, ihlâs, ilim, ubudiyet ve medeniyet anlayışı özellikle gençlerde derhal yankısını buluyordu. Gençler, İslâm'ı kabul etmeye yaşlılardan daha yakın idi.

Peygamberimizin bu görevi aynen eğiticiler içinde geçerlidir, mürebbiler nesilleri mahir birer usta gibi inşa etmeliler. Psikolojik ve sosyolojik zemine münasip bir yapılanmaya gitmeliler. Ayakları yerden kesilmiş his ve hevesleri birer fikir gibi algılayarak tatbik sahasına koymaya kalkışmamalılar. Bu arada belirtelim ki kuşaklar arası sıçramalara, yeni nesillerin öncekileri geçmesine, belki daha yerinde ifadesiyle –tıpkı bayrak devir teslimi gibi- onların yerlerine geçmelerine bilinçli bir şekilde müsaade etmeliler. Yaşça büyük olanlar, arkadan gelen daha kabiliyetli nesle geçiş hakkı tanımadan önce onları dengeli bir terbiyeden geçirmeli ki geçiş esnası ve sonrası saygıya ve o saygı üzerine kurulan manevî sisteme bir eksiklik gelmesin.

Gençlerde bazı eksiklikler ve kusurlar görenler, bunun sorumlularının sadece gençler olmadığını, bu konuda anne-baba, arkadaş, çevre, okul, sistem ve yönetimin olumsuz katkısı olabileceğini de göz önünde bulundurmalıdırlar. Kendi kusurlarını gençlere yükleyenler sadece kendilerini aldatmaktadırlar. Görevimiz; sevgili Peygamberimiz (s.a.a) gibi gençliğe kucak açmak, gençlerin maddî-manevî problemleriyle ilgilenmek, temel İslâmî prensiplerden taviz vermeden gençliğe destek olmak, gençlerin cesaretiyle yaşlıların deneyimini birleştirebilmektir.

Her insanın maddî-manevî kabiliyetleri kendine göredir, mutlak eşitlik asla söz konusu değildir. Dolayısıyla hiçbir insanın ideal burcu, diğer bir insanla aynı olamaz. Buna göre her fert, daha çocukluk döneminden başlamak üzere özellikle gençlik yıllarında özel bir eğitim, öğretim ve yönlendirmeye tabi tutulmalıdır. Gerçekte genç, idealize edildiği “hedef”e kendisini ulaştıracak altyapıyı yine gençlik Bu döneminde elde eder. Gençlerin eğitimini üstlenenlerin (anne-baba, öğretmen, âlim…) Ona: “Salih ameller, sağlam imandan doğar.”, “Genç Adam! Muhtaç olduğun kudret, kalbindeki sağlam imanda mevcuttur.” diyebilmek için o iman ve ameli bizzat yaşayarak ortaya koyması gerekmektedir.
 
Hz. Resulullah (s.a.a) “Ey gençler topluluğu” diye başlayan hadis-i şerifleriyle özellikle gençleri uyarıyordu. Gençler O'ndan aldıkları cihad aşkıyla Uhud Savaşı öncesinde Medine dışında savaşmak için can atıyorlardı. Resûl-i Ekrem"in (s.a.a) takdirine layık olan gençlik; Kitabımızda; “Rablerine iman eden genç adamlar” ifadesiyle takdir edilen Kehf Ashabı gibi imanlı, mücahid, ahlak ve fazilet sahibi, Hakkı haykırmaktan korkmayan cesur gençlik idi.

O"nun hadislerinde, “Allah"a kulluk içinde yetişen genç”, Cenab-ı Hakkın arşının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet günü'nde arşın gölgesinde gölgelendirilecek ve Allah"ın özel ikramına layık olacak yedi seçkin grup arasında adaletli devlet başkanı"ndan hemen sonra ikinci sırada zikredilmektedir.

Dinamizm, fedakârlık, çalışkanlık, cömertlik, ahlak, hizmet, hicret, davet, tebliğ, cesaret… Hadislerde buyrulan örnek Müslüman gencin özellikleridir.

Müslüman genç, öncelikle kendisini tüm ilim silahlarıyla kuşandırır. Elde ettiği ilmî seviyenin yeterli olduğu kanaatine varmamalı, ilim yolunda hırslı, açgözlü ve son derece gayretli olmalıdır. İlim adamının bu psikolojik özelliği, hadiste işadamının psikolojik özelliğiyle karşılaştırılarak anlatılmakta, adeta ilmî doyumsuzluk tavsiye edilmektedir: “İki açgözlü kişi vardır ki doymaz: Biri ilim taleb eden... Diğeri de mal ve servet talep eden.” kendisini hem
teknik, hem sosyal açıdan, hem tarihî hem de dinî açıdan iyi yetiştirir. Okulda istediği ölçüde alamadığı, bulamadığı ama mutlaka elde etmek zorunda olduğu ilmî ve manevî seviyeyi okul dışındaki özel çalışmalarda kitap, seminer, sohbet ve konferanslarda kazanmalıdır.

Müslüman gencin ikinci önemli özelliği de takvadır. O kendisini günahlardan uzak tutar, sürekli Allah"ın rızasını kazanmak için çalışır, riza-i ilahiye yakın ve şeytandan uzak olur. Onun tek bir hedefi vardır, Allah'a daha iyi bir kul olabilmek, bunun içinde tüm haramlardan sakınır ve tüm vacipleri de en güzel şekilde yerine getirir.

Müslüman genç uyanıktır, çabuk kandırılmaz, siyasetle ilgilenir ve Müslümanların sorunlarını kendisine dert edinerek, çözüm için çabalar.

Genç adam; maneviyatın doruklarındadır, Allah"ın sevgisi ve aşkına ulaşmak için en büyük eğlencesi rabbiyle münacattır. Geceleri herkes uyuduğu zaman o uyanır ve aşkının ispatı olan gözyaşlarıyla sevdiğiyle konuşur. Çünkü yüce Allah"ın Hz. Musa"ya buyurmuş olduğu bu hadisi kutsiyi iyice kavramıştır: “Ey Musa! beni sevdiğini söyleyen ve sonra sabahlara kadar uyuyan ne kadarda yalancıdır, seven sevdiğiyle olup onunla konuşmak istemez mi?”

Arzulanan genç nesil, ahlakî ve manevî değerleri ön plana almalıdır. Sevgi, saygı, rahmet, şefkat, adalet, iyilikseverlik gibi insanı insan yapan evrensel manevî değerleri ön plana almalıdır. Gönül kazanma ve yürek fethetme görevini en tatlı dille ve en güzel metotla yerine getirmelidir.

Genç nesil, günümüzün olumsuz şartlarında kendisinin manen erimesi şöyle dursun, manen erimeye ve dejenere olmaya yüz tutan, çaresizlik ve çözümsüzlük içinde kıvranan, intihar eğilimi veya psikolojik bunalım yaşayan genç arkadaşlarını kurtarma azim ve kararlığı taşımalıdır.

Müslüman gençliğin bir diğer özelliği de, her konuda en güçlü ve en üstün olmaya çalışmasıdır, güçlü mü"minin Allah nazarında daha hayırlı ve Allah"a daha sevimli olduğuna inanan imanlı genç, her konuda güçlü ve üstün olmaya çalışmalıdır.

İmam Humeyni'den Müslüman Gençliğe Öğütler

1- Beş vakit namazı vaktinde kılın, gece namazı da kılmaya çalışın.

2- Vacipleri yerine getirip, haramlardan uzak durun.

3- Pazartesi ve Perşembe günleri mümkün oldukça oruç tutmaya çalışın.

4- Çok fazla uyumayın ve kuranı kerimi çokça okuyun.

5- Sözünüzde durun ve anlaşmalarınıza önem verin.

6- Sade ve gösterişten uzak giyinin.

7- Yoksullara yardım edip, her gün sadaka vermeye çalışın.

8- Çok masraf edilmiş lüks toplantılara katılmayın, kendinizde böyle toplantılar düzenlemeyin.

9- Çok konuşmayın, çok dua edin.

10- Kendinizi bilgi yönünden geliştirin, dini konuşmalara katılın.

11- Yaptığınız iyilikleri unutun ve geçmişte işlemiş olduğunuz günahları hatırlayın.

12- Spor yapmaya özen gösterin.

13- Bir İslam ülkesinin ihtiyaç duya bileceği tüm bilimleri öğrenin.

14- Her bakımdan dikkatli ve uyanık olun.

15- Kuran okumasını ve tecvid kurallarını öğrenin.

16- Aktüalite ile ilgilenin, güncel haberleri özellikle de Müslümanları ilgilendiren haberleri takip edin.

17. Maddi yönden yoksullara, manevi yönden de rabbani âlimlere bakın.

18- Her akşam yatmadan önce kendinizi hesaba çekin, gün boyu işlemiş olduğunuz günahlardan tövbe edin ve yaptığınız güzel işler içinde şükür edin.

19- Âlimlerle arkadaşlığı asla kesmeyin, sürekli onların sohbetinde bulunun.
__________________
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/12/2007 - Tüm Dünyaya Açilmaliyiz!

TÜM DÜNYAYA AÇILMALIYIZ!

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

En başta gelen vazifemiz Allah-u Teâlâ'ya güzel kulluk etmek, onun rızasını kazanmağa çalışmaktır. Bunu da onun rasûlü ve habîb-i edîbi Muhammed-i Mustafâ'sına --sallallàhu aleyhi ve âlihî ve sellem-- tâbî olarak, onun sünnet-i seniyyesi yoluyla sağlamak şarttır. Çünkü sünnete aykırı bid'at yolu, Allah'ın sevmediği ve kabul etmediği yoldur.
Çok mühim vazifelerimizden bir diğeri de, insanlara faydalı olmaktır. Çünkü insanların mânevî yönden en hayırlısı, insanlara en çok fayda sağlayanıdır.
Bosna-Hersek ve Çeçenistan olaylarında açıkça görüldüğü üzere, dünyanın çeşitli yerlerindeki mazlum ve mağdur insanların ümidi biziz. Bizden imkânlarımızın üstünde yardım bekliyor ve meded umuyorlar. Bizi Osmanlı Devlet-i Aliyyesi gibi telâkkî ediyorlar. Bu yanlış da değildir; çünkü dünya üzerinde bizim kadar gelişmiş, nüfusu kalabalık, istiklâlini sağlamış başka bir İslâm ülkesi yok. Bizim tarihî birikimlerden oluşan avantajlarımız, ekonomik potansiyelimiz, ahlâk, edeb ve zihniyet seviyemiz çok daha fazla...

O halde cihan halkının bizden ne beklediğini iyi tahlil etmek, önümüze açılan bu çok şerefli ve faziletli hizmet yolunda canla başla çalışmak gerekmektedir. İdealimiz cihanşumül olmalıdır, Allah indinde makbul cinsten olmalıdır, tüm insanların hem maddî hem mânevî yönden faydasına olmalıdır.
Amerika'da New York'ta görevli bir Amerikan vatandaşıyla konuşurken, onların bile bizden yardım beklediğini görünce çok şaşırmıştım. Çünkü, herkes Amerika'dan yardım görmeye o kadar alıştırılmış ki!..

Artık şurası son derece kesin ki, tüm dünya halkına çok faydalı olabiliriz. Kendimizi bu yeni göreve göre ayarlamalıyız. Fikir adamlarımız bu yeni görev üzerinde düşünmeli, kültür kuruluşlarımız bu konu üzerinde çalışmalı, gençlerimiz kendilerini bu ideale göre yetiştirmeli, çalışma imkânına sahip olan yetişmiş elemanlar, bu sahada hizmet etmeğe başlamalıdır.
Dünya üzerindeki her ülke, her kültür, her millet üzerinde incelemelere başlamalıyız. Ulaşım, iletişim, ticaret, seyahat imkânları çok gelişmiş ve kolaylaşmıştır. Her birimiz kendi zevk, şevk, yetişme şartı, sosyal, kültürel ve iktisâdî imkânlarına uygun olarak, verimli çalışabileceği, faydalı olabileceği bir ülke seçmeli, ora ile münâsebetlerini ilerletmeye ve geliştirmeye çalışmalıdır. O ülkenin dilini, dinini, kültürünü, tarihini yakından tanımalı, çalışma ve hizmet stratejisini ona göre düzenlemelidir.

Şu anda Çin'de, Sibirya'da, Avustralya'da, Güney ve Orta Amerika gibi tahmin etmediğimiz ülkelerde bile güzel İslâmî gelişme emâreleri belirmiştir.
İslâm kardeşliği kitaplarda değil, yaşanan hayatta fi'len tahakkuk etmelidir. Müslümanlar sadece camide, cumada, hacda, umrede değil, cihana yön verecek sosyal, kültürel, dinî, iktisâdî, ticârî konularda da bir araya gelmeli, güçlerini birleştirmelidir.
Bu hayal değil, kabil-i tatbik, realist bir tekliftir. Dünya üzerinde sandığımızdan çok daha fazla kardeşe, güce, imkâna ve avantaja sahip bulunuyoruz.
Onlar kucak açmış bizi bekliyor, bizi kendilerine davet ediyorlar. Allah bize ferâset, şuur, gayret ve kuvvet ihsân eylesin...
İlim ve Sanat, Şubat 1996
__________________
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/12/2007 - İmani, Ahdİ, Azmİ, AŞki Ve Şevkİ Tazelemek

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A

Medine, 6 Aralık 1997

Pırıl pırıl aydın, güneşli, sıcak bir ilkbaharı andıran, temiz, güzel bir günde yazımı size mübarek Medine-i Münevvere'den yazıyorum. Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve Alihî ve Sahabihî ve men tebiahû bi-ihsanin ecmaîn, bir hadîs-i şerifinde:

"İman da, gönüller de zamanla yıpranır; imanınızı "LA İLAHE İLLALLAH" diye diye yenileyiniz" buyuruyor.

İmanlarımızın, aşk, şevk ve heyecanlarımızın zaman zaman tazelenmesi lâzım. Bunun için çok kitap okumalıyız; güncel olayları dikkat ve ibret gözüyle takip etmeli, fikir yazılarını, büyük yazarların mühim makalelerini iyi takip etmeli, her sabah kendi kendimize: "Bugün Allah için ne yapabilirim, ne gibi hayırlar işler, sevaplar kazanabilirim?" diye sormalıyız...

Namaz, zikir, Kur'an-ı Kerim kıraati gibi ibadetlerimizi, tadını çıkara çıkara, özene özene, tefekkür ve tedebbür ile, aceleye getirmeden, hakkıyla îfâ ve edâ eylemeliyiz...

Fakirleri, düşkünleri, zavallı ve mazlumları aramalı, bulmalı, teselli etmeli, maddeten desteklemeli, gönüllerini yapmalı, dualarını almalıyız...

Hastaneleri, yetimhaneleri, evde yatan hastaları dolaşmalı, yoklamalı, dertlerini paylaşmalı, tedavîlerine yardımcı olmalı, bize candan dua etmelerini sağlamalıyız; Allahu taalâya bize verdiği sıhhat ve afiyet, sağlık ve sağlamlık için çok şükürler eylemeliyiz...

Özellikle cum'a günleri, olmazsa mümkün olan tatil zamanlarında, vefat etmiş bürimizin, yakınlarımızın, dostlarımızın kabirlerini ziyaret etmeliyiz, onlara hatimler, Yasin'ler, Tebareke'ler... v.s. okumalıyız. Çünkü onların da, diriler, yaşayanlar kadar sevgiye, duaya, ziyarete ihtiyaçları vardır. Ölüm her şeyi kesip, koparıp, bitirmiyor, dostluklar, yardımlar, ilişkiler, ihtiyaçlar devam ediyor, hattâ daha da artarak, sâfîleşerek, hasbîleşerek, güzelleşerek...

En mühim, en sevaplı, en faydalı, en güzel işlerimizden biri de dostlarımızı, arkadaş ve kardeşlerimizi, müminleri, hattâ hayvanları, bitkileri sevmek, korumak; onlarla iyi ilişkilerimizi en yüksek düzeyde sürdürmek, geliştirmek, ülfet etmek, gönül almak, yardım etmek, sevindirmek... Tüm Ümmet-i Muhammed a.s.'ın hayrını, iyiliğini, salahını, felahını, necahını, necatını istemek, bunun için olanca gücüyle çalışmak, uğraşmak, yorulmak, masraf eylemek, fedakârlıkta bulunmak....

Hele şu içinde bulunduğumuz mübarek aylarda malî ve bedenî imkânı varsa mukaddes beldeleri ziyaret eylemek, ömre yapmak, günahlardan arınmak, lahutî duygularla dolmak, gönülleri tertemiz, pırıl pırıl, pürnur eylemek, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kabr-i şerifini, mescid-i saadetini ziyaret eylemek, Kâbe'de Hacer-i Esved'i istilâm edip öperek, Medine'de Resulullah efendimizin Şebeke-i Mübarekesi önünde elpençe divana durup ahdini, sözünü, antlaşmasını tazelemek, iyi ve salih bir kul olma azmini perçinlemek...

Her fırsatta el açıp, secdeye kapanıp Yüce Mevlâmıza yalvarmak, yakarmak, yanmak, ağlamak, kendi için, yakınları için, dini için, ahireti için, vatanı ve milleti için, islâmî hizmetleri ve müslümanların hal-i perişan ve zarar ve ziyanları için gözyaşı dökmek, tazarru ve niyaz eylemek...

Cenab-ı Hak şu mukaddes ve mübarek günlerde Habîb-i Edîb-i ekremi ve İsm-i A'zam'ı hürmetine bizleri, sizleri, cümle din ve iman kardeşlerimizi, her türlü kötülük, zarar ve hasardan, müsîbet ve felâketten, ceza ve belâdan hıfz u himaye ve vikaye eylesin; şerleri hayra, hüzünleri feraha, dertleri afiyete, hastalıkları şifaya, sıkıntıları neş'eye döndürsün, her yerde, her işte, her zaman muînimiz ve destgîrimiz olsun.

Hepinizin Berat Kandillerinizi en derin sevgi ve saygılarımla kutlar, Dareyn'de cümlenize afiyet ve selâmetler diler, nice mutlu ve kutlu günlere saadet, devlet, izzet ve şevketle erişmenizi temennî ve niyaz eylerim.

İslam, Aralık 1997
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/12/2007 - Cennetin Anahtarlari

CENNETİN ANAHTARLARI

Size gerçek bir hatıra anlatayım sevgili çocuklar:

Ankara'da havadar, manzaralı, düzenli, geniş asfalt sokakları, güzel bahçeli evleri, villaları olan yeni bir mahallede oturuyorduk. Burada okul, çocuk bahçesi, dinlenme parkı, açık hava sineması, yeraltı sığınağı, çarşı dükkanlar, su deposu... Her şey vardı ama bir camii yoktu; koca mahalle için bir ibadethane düşünülmemiş planda yeri ayrılmamıştı.
Güzel bir yaz günü semtimize, uzun kumral sakallı, güler yüzlü, sempatik, zeki bir hoca efendi geldi. Diyanet teşkilatında resmen görevli değilmiş, ülke ülke, şehir şehir gezip her türlü topluluğa İslâm'ı anlatıyormuş. Çok değişik fikirleri, orjinal bir kişiliği vardı; görgülü ve tecrübeliydi. Çok girişken ve çalışkandı; güçlüklerden yılmıyor, yolundan dönmüyordu. Tatlı konuşuyor, zevkle dinleniyor, karşısındakinin hemen ilgisini ve sevgisini kazanıyordu.
Sabah namazımızı onunla birlikte, aşağıdaki eski köye yapılmış camide kılmış, avluya çıkmıştık. O misafir hoca efendi bize sordu:
-Sizin mahallede cami yok mu?
-Maalesef yok, her türlü sosyal ihtiyaç düşünülmüş, ama planda cami yeri ayrılmamış, diye cevap verdik.
Hoca efendi gayet sakin ve kararlı:
-O halde hemen bugün yapalım, deyiverdi.
Biz şaşırdık, tebessüm ettik, bu iş o kadar basit ve kolay mıydı! Mahallede hiç boş arsa olmadığını izah ettik, o diretti:
- Madem ki evleriniz bahçeli imiş o takdirde biz de camiyi sizin bahçelerinizden birine kurarız dedi.
Belediye elbet böyle plansız, düzensiz bir yapıya izin veremezdi; ama o buna aldırmıyor,
-Siz bana bir bahçe gösterin, gerisi gelir, diyordu.
Ben düşündüm, güzel bir fikirdi. Bizim hiç hatırımıza gelmemişti.
-Pekala, bizim evin bahçesine gelin, yapalım, dedim.
Rahmetli bir dost itiraz etti:
-Sizin ev aşağıda ve kenarda, biraz daha ortalarda olmalı, dedi.
Sonunda değerli bir komşunun evi uygun bulundu; bahçe müsait değildi, ama evin altında mescit olabilecek geniş bir bodrumu vardı, orası boşaltılıp sıvanır düzenlenebilirdi. Biz "olur inşallah önümüzdeki günlerde hazır ederiz" diye düşünürken, hoca efendi:
-Hayır hemen şimdi yapmalıyız, hayırlı iş tehir edilmez, demesin mi!
Uzatmayayım herkes battaniyeler getirdi, sararmış otların üzerinde sokak kenarındaki düz ön bahçeye serdi. Orası yazlık açıkhava mescidimiz oluverdi. Hoca efendi elini kulağına koydu, çok tatlı bir eda ve seda ile öğle ezanını okudu. yakın evlerin pencereleri açılıyor, herkes hayretle bizlere bakıyordu. Önümüze mahallenin küçüklü büyüklü çocukları da birikmiş merakla bizleri seyrediyorlardı. Belki içlerinde hiç cami, cemaat görmemiş, ezan, Kur'an duymamış, olanları vardı. Hoca efendi onlarla ahbablık kurmağa başlamıştı:
-Uzak durmayın, haydi abdest alın siz de gelin, diyordu.
Çekinip tereddüt edenlere:
-Cennette kuşlar gibi pır pır havalarda uçabileceksiniz, ne hoş değil mi, istemez misiniz?
Haydi nazlanmayın gelin, diyor; iltifatlar ediyor, onları güldürüp, kendisine ısındırıyordu. Onlar herhalde şimdiye kadar hiç böyle bir hoca efendi görmemişlerdir.
Kısa zaman açık hava mescidimiz, bir bayram yerine dönmüş, çocuklar için bir açık hava okulu haline gelivermişti. Hoca efendi akşama kadar onlara Cennet'in anahtarını ve kendileri için Cennet içinde dört duvarlı, çatılı, sevimli bir ev yapmayı öğretmiş bulunuyordu.
Çocuklar akşam eve dönerken onlara şöyle tenbih ediyordu:
-Çocuklar, bu cennet anahtarlarını alınız, ceplerinize doldurunuz; anne, baba, kardeş ve daha başka sevdiklerinize de bu anahtarlardan birer tane veriniz ki onlar da Cennet'in kapalı kapılarını açsın, sonsuz güzellikteki Cennet bahçelerine girsin..

Gülçocuk-03

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/12/2007 - Dervişliğe övgü

DERVİŞLİĞE ÖVGÜ


Prof. Dr. Mahumud Es'ad COŞAN Rh.A


Hz. Peygamber efendimiz s.a.s. sahîh bir hadis-i şerifinde buyurmuşlr ki:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki inanmadıkça cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçek mü'min olamazsınız."
Gerçek mü'min olmanın şartlarını bildiren daha pekçok hadis-i şerif var. Bunlara göre: kendisi için istediği şeyleri din kardeşleri için de dilemedikçe; komşusu şerrinden emin olmadıkça; takva sahibi olmadıkça, nefsleri islah ve terbiye etmedikçe; güzel huylarla huylanmadıkça; çirkin huyları, hasedi, kibri, ucubu, riyayı, hiyaneti, yalanı terk etmedikçe... kısacası ahlak ve tasavvuf kitaplarında toplanmış ve anlatılmış vasıfları elde edip; ârif, kâmil, âşık-ı sâdık, dinde fakih, şeriate riayetkâr bir kul olmadıkça dünya ve ahiret huzur ve saadetine ulaşmak mümkün değildir.
Demek oluyor ki en ileri müslümanlık mertebesi, en yüksek mü'minlik makamı "dervişlik"tir. Dinî bilgi ve amel-i sâlihte ileri her gerçek âlim böyle diyor: Müctehidler, fakihler, Gazâliler, Molla Camiler, Mevlânâlar, Yunuslar, Hacı Bayramlar, Hüdaîler, İbrahim Hakkılar...
O halde sen de boşuna inadı bırak. Kuru hocalık yetmez, din ve şeriat namına, ğerçek dindarlığı, imanın özü ve hakikatini inkara kalkışma; Şairin:
"Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi" dediği duruma düşme, iyi düşün, iyi incele; ömür zayi olmadan, ecel gelip çatmadan nefsini ıslah etmeye, kötü huylardan kurtulmağa, gerçek tevhidi bulmağa marifetullahı, mahabbetullahı elde etmeğe, Allah'ı çokça zikretmeğe, amellerini ihlasla yapmağa gel.
Bırak şu fani dünyanın yalan yanlış, oyalayıcı, aldatıcı, saptırıcı gayelerini! Bâki yurt olan âhiret kazanmağa yönel, iki günlük zevki değil, sonsuz ve ebedi saadeti iste! Senden önce niceleri geldi, geçti, göçtü; onlardan hangilerini beğeniyorsan onun hayatını kendine örnek al, seyyidül-evveline vel âhirin Muhammed-i Mustafa'yı kendine rehber edin; çünkü hayat ve ölüm, dünya ve âhiret hakkında en doğru haberi o getirdi, en güzel yolu o gösterdi. Allah'ın rızasına uygun en ideal yaşamı o sergiledi. O'nun siretini oku, sünnetini öğren, çünkü ümmetin fesada uğradığı zamanda O'nun sünnetini ihya edenler şehid sevapları kazanacaklar.
İncelendiğinde net olarak sen de göreceksin ki O'nu en iyi mutasavvıflar anlamış, O'na en güzel tarzda mutasavvıflar ittiba eylemiş, şeriatteki emirleri, yasakları en ince titizlikle mutasavvıflar uygulamışlardır.
Bakalım sen ne zaman uyanacaksın.
İslâm, Ağustos 1988
__________________
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/12/2007 - kalp gözünün mührünü acabilmek

Kalp Gözünün Mührünü Açabilmek...!

Kalp Gözünün Mührünü Açabilmek...!
Melih Arat
 
Bir çokları, köşemde kullandığım gözleri kapalı fotoğrafın nedenini merak ediyor.
Bunu defalarca açıklamama rağmen bugün yeni bir açıklama daha getirmeye çalışacağım.
 
Fiziksel gözümüze o kadar çok görüntü yansıyor ki, o görüntülerin arkasındaki gerçeği bir türlü göremiyoruz. Gerçeği sezebilmenin nadir işe yarar yöntemlerinden biri, gözümüzle bakmayı bırakıp kalbimizle görmeye başlamak.
 
Gökyüzüne baktığımızda özellikle haber bültenlerinin gözlüğüyle baktığımızda bir sürü gri bulut ve sisin arkasındaki gerçeği göremiyoruz. Bazen bulutlar, bazen de gökyüzünün maviliği, evreni görmemize izin vermiyor.
 
Şimdi kullanacağım ifade biraz sert gelebilir ama... Fziksel gözlerimizin açıklığı oranında, kalp gözlerimiz o kadar kapanıyor.Aklımızı, düşüncelerimizi durulaştıramıyoruz.
 
Nerede yaşıyorsak, oranın koşuşturmacası içinde önümüze gelen konuşmalar, sorunlar, haberler kafamızı iyice bulandırıyor ve asıl olanı ıskalıyoruz.
 
ABD´de tüketim toplumuna dönüşmüş insanlar, neyi neden satın aldıklarını bilmeden, onları satın alabilmek için para kazanıp duruyorlar.
 
Dünyada çok satan kitapların içinde "Ferrari´sini Satan Bilge" diye bir kitap var. Yazar, "hayatın anlamını bulmuş" gibi görünüyor. Ancak yine de Ferrari´sini satıp parasını cebine indiriyor. Gerçekten hayatın anlamını bulan birisi Ferrari´si varsa onu satmaz, onu terk eder.
 
Türkiye´de seçimler, siyasetçiler, ekonomi, cinayet haberleri, bombalar, liselerden görüntüler...Bütün bunları takip eden insanların kafası iyice bulanıyor. Bütün bu gürültünün, patırtının içinde önemli olanın, asıl olanın ne olduğunun farkına varamıyor.
 
Daha ilginç olanı ise insanların çoğu gördüklerinin arkasında başka duru ve net bir gerçek olduğunun/olabileceğinin dahi farkında değiller. Gözlemlediğim insanların konuşmalarının çok büyük bir bölümü, etkimizin hiç olmadığı konularda konuşmakla geçiyor.
 
Bunun yanında etki oluşturabilecekleri konularda da hiçbir şey yapmıyorlar. Örneğin cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda ya da seçimler konusunda durmadan konuşurken, aile içindeki sorunları çözmek için hiç konuşmuyorlar.
 
Zamansızlıktan şikayet eden insanlar, akşamları kendilerini televizyona mahkum ediyorlar. Aileleriyle, misafirleriyle sohbet etmek yerine, seyrettikten sonra geriye birçok örnekte hiçbir şey kalmayan dizileri seyrediyorlar.
 
Uykuları yetişmiyor; çünkü televizyon erken yatmalarına bile izin vermiyor. Onu da seyredeyim, bunu da bitireyim derken, vücutları için kullanacakları zamanı televizyon izlemek için harcıyorlar. İstanbul´un trafiğinden şikayet edenler, trafiği kendi varlıklarıyla oluşturduklarının farkında bile değiller.

Çocuklarının kitap okumamasından, ders çalışmamasından şikayet eden anne-babalar kendileri kitap okumuyorlar. Gözlerimiz görüyor; ama sanki kalp gözlerimiz mühürlü gibi.
 
Yaşamın içindeki gözümüzü boyayan gereksiz ayrıntıları temizlemeniz ve kendi yaşamınızdaki tutarsızlıkları ortadan kaldıracak cesarete ve güvene erişerek varsa kalp gözünüzün mührünü açabilmeniz dileğiyle...

http://birzerre.blogcu.com/4578045/
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahü tealanın yüce sevgisine ulaşma yolunda....

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • Ask
  • Edebiyat
  • ilahiask
  • Kisisel gelisim
  • Kuran-i kerim
  • Makale
  • Namaz
  • Resim
  • Siir
  • Video
  • Arkadaşlarım

    guLaLe
    kutaysevgi
    suyayaz
    esadsultan
    turkislamsanatlari



    ...Son 5 yorum...



    büyuk aşkkkk
    Ve aleyküm selam
    Sevgili Peygamberim
    eselamü aleyküm
    esselamü aleyküm

    NAMAZ ZAMANI




    ...MİSYONUMUZ...


    mec.jpg



    ÜÇ AYLAR ÖZEL...



    KUR'AN-I KERİM HATİMLERİ mp3 Kuran1.gif


    GÖRÜNTÜLÜ HATİM grhatim.gif Görüntülü ve ok ile takipli bu hatimi bilgisayarınıza indirerek, hem Kur'an okumanızı geliştirebilir hem de hızlı bir şekilde Kur'anı hatmedebilirsiniz. Görüntülü Kur'an 640x480 çözünürlükte ve 64 kbps ses kalitesindedir...



    hasenat.JPG Mükemmel bir Kur'an-ı Kerim araştırma ve inceleme programı. Arapça metin, 22 meal, 4 fihrist. Arapça ve Türkçe gelişmiş arama seçenekleri, ayetleri derleme ve sonradan okuma, metin editörü, alfabetik sıralama, kullanıcı tarafından belirlenebilir renklendirme, geliştirilmiş program özellikleri. indirin.gif



    ...FEYZÜL FURKAN... ORTA BOY


    feyzulfurkan.JPG
    "Kur'an-ı Kerim, Rabbimiz Yüce Allah'ın bütün insanlığa gönderdiği; cihanşümul, son ve en mükemmel talimat ve tebligatı olup; İnsanların,özellikle de inananların dilinden kalbine aksedip hayatına hakim olması için indirilmiştir..."
    Hasan Tahsin Feyizli



    ...KAMPANYA...


    cekud.jpg



    kad_kitapcik.gif



    kuran_anlayisi.gif

    hayat_hizmet.gif




    AKRA FM www.htmlkodcennet.blogcu.com geovisite
    geovisite