Ebedi sevgiliye doğru

25/8/2007 - Mesnevî’den Namaz Beyitleri

Kategori: Namaz

Mesnevî’den Namaz Beyitleri
Mevlana Celaleddin Rumi

x1pphu2k6hcg6q8kwzlyfmufuwhnm5xkxfghvt3-zujox2uln_jqbmz8yhffhuj6z5hyf5ntw0ffzdrgwrabmeczu8gljmpx0oflqavodel1dcd3fbeep5f5a.jpg

“Ey Hak tâlibi can! Önce ambara giren fâreden kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış. Büyüklerin büyüğü olan, gönüllere gönül kesilen sevgili peygamberimizin; “Namaz ancak kalp huzuru ile tamam olur.” hadisini hatırla da nefisten ve şeytandan kurtulmak için kalp huzuru ile namaza başla.Eğer ambarımızda, hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, candan ve sevgi ile sâdıkâne yapılan ibâdetlerden, iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzur neden gönlümüzde hissedilmiyor?Çakmak demirinden bir çok kıvılcım sıçradı. İlâhî aşkla yanan gönül onları çekti aldı. Fakat karanlıkta gizli bir hırsız var. Kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Dünyada mânevî bir çerağ uyanmasın diye, o karanlıktaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor.

Allah’ım, senin inâyetin, merhametin bizimle beraber oldukça, şeytandan, o alçak hırsız (nefs-i emmâre)den ne korkumuz olur? Sen, bizimle berâber olup, bizi korudukça, ayak altında yüz binlerce tuzak olsa da önemi yoktur.” (Mesnevî, beyt: 380-387)

“O kerem sahibi, namazda gizlenmiştir; gönül namazı kılan, kendini tamamıyla Allâh’a veren kuluna lütuf ve ikramda bulunur! O’nun affı ve mağfireti günaha şeref elbisesi giydirir de, böylece o günahı affedilmeye, ihsana, kurtuluşa vesile eyler, sebep kılar!” (Mesnevî, beyt: 4345)

“Bu namaz da, oruç da, hac da, Allâh yolunda savaş da hep insanın ezeldeki sözleşme inancının şahitleridir.” (Mesnevî, beyt: 183)

“Ben namazda Rabbim’e yönelirim; O’nun iltifatına alışmışımdır. ‘Namaz gözümün nûrudur.’ sırrı zuhur eder; gözlerim nûrlanır, içim açılır. Namazda, içimde duyduğum rahatlıktan, mânevî zevkten ötürü rûhumun penceresi açılır da, oradan vasıtasız olarak Allâh’tan haberler gelir, ilham gelir. Allâh’ın ilhamı, feyz yağmuru, rahmeti, nûru, ezeldeki kaynağımdan ve hakîkatimden gelir, penceremden evime girer.

Penceresi olmayan bir ev, cehennem gibidir. Ey Allâh’ın kulu! Dinin aslı, temeli mânevî pencere açmak ve oradan tevhîd ve hidayet nûru alarak gönlü, gözü aydınlatmaktır. Yol açmak için ormana az kazma vur! Sen gel, himmet kazmasını nefis duvarına vur da gönle mânevî bir pencere aç!” (Mesnevî, beyt: 2401-2405)

Hürriyet Allah’a kulluktur. Hür insan, Allah’a kul olandır. Nefsin ve şeytanın arzuları istikametinde hareket, yaradılış gayesine ters düşmektir. Nefsin perdelerini aralayıp veya ortadan kaldırıp Hakk’a vuslattır kulluk, O’nun huzurunda olmaktır. O’nsuz olan anlar köleliktir.

Mevlana, “Mihrabı dost cemali olan kimse için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rüku ve secde vardır” der. Bu konuda Cenab-ı Hak: “Ne yana dönerseniz Allah oradadır” buyurmuştur. Resulullah da (sav): “Namaz mü’minin miracıdır.” buyurmuştur.

Kulluk sadece cesetle değil, gönülle ibadet etmektir. Ezan sesleri kalbimin mescidine öyle muhrik gelir ki, onun tesiri ile gönül mabedimin kapısı aşk ateşiyle yanıyor.

Mevlana -kuddise sirruh- insanı Allâh’a vâsıl eden gerçek namaz hâlini ve bu duyguları namazın dışında da muhâfaza edebilmeyi şöyle anlatır:

“Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Halbuki âşıklar, daima namazdadırlar! O gönüllerindeki aşk, başlarındaki ilahî sevgi ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider!

“Beni az ziyaret et!” sözü, âşıklara göre değildir; gerçek âşıkların canları pek susuzdur! “Beni az ziyaret et!” sözü balıklara uyar mı? Onların canları, deniz olmadıkça yaşayabilir mi? Bu denizin suyu pek korkunçtur; ama, balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur! Bir an için ayrı düşmek, âşıka bir sene gibi gelir.”

Mevlana -rahmetullâhi aleyh- Allâh’ın huzûruna boş çıkmamak gerektiğini, geceleri yarın için hazırlık yaparak geçirmek gerektiğini ne güzel ifâde eder:

“Dostların yanına eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Cenab-ı Hakk, mahşer gününde, halka; “Kıyamet günü için ne armağan getirdiniz?” diye soracak. Sizi ilk yarattığımızda olduğu gibi, eli boş, azıksız olarak, tek başınıza muhtaç bir halde geldiniz.” diye buyuracak. “Haydi söyleyin kıyamet günü için, armağan olarak ne getirdiniz?” Yoksa, sizde dünyadan ahirete dönmek ve Allah’ın huzuruna çıkmak ümidi yok mu idi? Kur’an’ın kıyamet hakkındaki haberi, size boş mu görünmüştü?

Kıyamet gününü inkar etmiyorsan, o dostun kapısına böyle eli boş olarak nasıl ayak atıyorsun? Azıcık olsun, uykuyu, yemeyi içmeyi bırak da Hakk’la buluşacağın zaman için bir armağan hazırla… Ey Hakk âşıkı, geceleri az uyuyanlardan, seher vakitleri günahlarının bağışlanmasını isteyenlerden ol.

Ana rahmindeki çocuk gibi azıcık oyna, kımılda da sana, nûr gören duygular bağışlasınlar. Ana rahmine benzeyen, şu sıkıntılı, kasvetli, kederlerle dolu dünyadan dışarı çıkarsan, yer yüzünden daha geniş, daha ferah bir âleme çıkmış olursun. “Allah’ın yarattığı yeryüzü geniştir. Kulluk, ibadet edilecek yerleri çoktur.” demişlerdir ya, işte o geniş yer, peygamberlerin gitmiş oldukları yerdir; mânâ âlemidir. O geniş sahada, gönül daralmaz. Yaş ağacın dalı orada kurumaz.”

Kaynak: Mesnevî, beyt: 3171-3183

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/8/2007 - SENAİ DEMİRCİ’DEN

Kategori: Namaz

Sabah Namazı : Vakit seher… Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere. Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin.

Hatırla ki, unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı. Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi. Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu.

Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.

Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere. Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel. Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini herkesin O’nu unuttuğu anda ananlardan ol. Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].

Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti…

Öğle Namazı Vakit öğle. Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var! Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey. Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak.

Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin!

Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda.. Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada. Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce.. Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine…

Vakit öğle… O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır. Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir. Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle namazı vakti!

İkindi Namazı Vakit ikindi. Gün ihtiyarladı. Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi. Ayrılığı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü.

Güneşin saltanatı bitmek üzere. Zevale doğru akıyor ışıklar.

Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor. Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun. Öbür kıyısındasın artık hayat nehrinin. Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin.

Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor gibisin zamana karşı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa geliyor artık. “Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan.” Şimdi anlıyorsun. Çünkü, yokuş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman.

Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde. O’na konuş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.

Akşam Namazı Vakit akşam. Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor.

Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek. Senin de kıyametin kopacak.

Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin. Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet.. Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak. Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O’nu an şimdi. Şimdi akşam namazı vakti…

Yatsı Namazı Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.

Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak geriye.

Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece… Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine? Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.

Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, Sen de herkesin unut, O’nu hatırla. Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.

Şimdi yatsı namazı vakti.

senai demirci

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/8/2007 - Ruh Secdeyle Yücelir

Kategori: Namaz

Ruh Secdeyle Yücelirİbadetin manevi hikmetlerini açıklamadan evvel, çağımız insanına ibadetin biyolojisini anlatmak istiyorum:a-İman etmek, insanın biyolojik programında mevcuttur ve her insanın kullanmak zorunda olduğu bir anahtardır.

Beynin hipotalamus bölgesinde yer alarak bütün hor­monları yöneten bir merkezle, duygularımızın tesirinde kalan bir başka merkez yanyanadır. Hayat şeklimizi baştan sona yöneten iç salgı bezleri ve bunların merkez ko­mutanı olan hipofiz salgı bezi, işte bu hipotalam çekirdeklerindeki kompüterize programlarla ayarlanır. Moral tesirlerin tamamı ve buna bağlı bedeni sonuçlar, hep bu hipotalamus-hipofiz ahenk dengesine tabidir Yapılan araştırmalar, bu ahengin sağlıklı olmasını güven ve sevgi esaslarına bağlamaktadır. Korku ve kin ise, bu ahengi tersine çeviren duygulardır. Bir insan kin ve korkuya düşerse, hipotalamus-hipofiz program ahengini kaybeder ve bütün hormonlar karman çorman olup insan fizyolojisinin tamamı bozulur. Açıkça görülüyor ki, bu dengeyi korumak için korku ve kinden uzak kalıp sevgiyi ve güveni seçmemiz, beynimizin bu hassas bölgesine biyolojik olarak nakşolunmuştur. Diğer bir ifadeyle, bu hayatın bu temel noktasına Allah iman mührünü basmıştır. Bu gerçeğe karşı çıkmak insan biyolojisine karşı çıkmak demektir.

Yüce kitabımızın emri ile: “İnsan kendini başıboş mu bırakıldı sanıyor?”

İnanmazsanız, korkudan kurtulamaz ve güven duyamazsınız. Her an hissedeceğiniz ölüm korkusu, güvensizlik ve kin; hipotalamus yolu ile en hassas noktanız olan hipofizinizi yer bitirir. Onu kurtaracak tek şey, inanarak elde edeceğimiz sevgi denizinde, iç dünyamızın ihtiras ve kin ateşini soğutmaktır.

b- İbadetlerin, biyolojik ahengi sağlamada akıl almaz tesirleri vardır.

Cenab-ı Hak çok özel bir varlık olarak yarattığı insanın kompüterize yapısına ibadetleri öyle programlamıştır ki, sağlıklı yaşamak için ibadet, vazgeçilmez bir reçete olmuştur. Bunları tek tek görelim:

1- ABDEST ALMAK

Abdest insanın statik elektriğini atarak, deri ve sinir sistemindeki gerilimleri yok eder, dolaşım sistemindeki minik tıkanmaları açar ve damar sertleşmelerini engeller. Lenf damarlarını devamlı şekilde canlı tutarak korunma sistemini dinç ve kuvvetli kılar. Bu ise, bütün hastalıklara karşı güçlü olmamız demektir.

Gusül abdesti, çok önemli bir tesire sahiptir. Burun ve boğaz yıkanması, hipofiz salgı bezinin damarları üzerine masaj yerine geçtiği için bedenin gençliğini ve dinçliğini sağlayan tek tedbirdir.

2-NAMAZ

Bir günde kılınan 40 rekat namaz, bir saatten fazla süreyle göz merceklerini dinlendirir. Çünkü secde noktası yaklaşık 1.5 metre mesafededir. Göz merceğinin normal fokusu (odak noktası) da 1.5 m’ dir ve mercek, ancak bu mesafeye bakarak dinlenebilir.

Kalbin elektromanyetik pozisyonu, namaz esnasında devamlı bir huzur ve sükunet haliyle dengeli dinlenme kazanır. Namaz sırasında bütün eklemler tam bir huzur talimi içindedir. Özellikle omurga sistemi, tam manasıyla hem egzersizin, hem de dengeli dinlenmenin akıl almaz sağlığına kavuşur. Namazın stresleri atan tesiri ise, bugün en büyük dinsizlerin bile kabul etmek zorunda oldukları bir gerçektir.

Namazın, insanı aşırılıklardan koruyan tesiri de olağanüstüdür. Namaz kılan alkol içemez olur olmaz saatlerde uyuyamaz, aşırı cinsi münasebetlerden kaçınır ve düzenli bir hayata girer.

3-İNFAK (yardım ve paylaşma)

İman bahsinde izah ettiğimiz hipotalamus ve hipofizdeki ahenkli çalışmanın anahtarı olan sevgiyi öğreten tek eğitim infaktır. Hayatta her bilgi öğrenilerek kazanılır. Ancak sevgi, teorik bilgi ile kazanılmayıp sadece ve sadece infakla, yani yardımlaşma ve paylaşma ile öğrenilir. İnfakla kazanılan sevgi kabiliyetinin vücuda verdiği biyolojik ahenk, her türlü tarifin ve reçetenin üzerindedir.

4-ORUÇ

Son yıllarda orucun sağlığa verdiği fayda, tıp çevrelerinde öyle net bir şekilde benimsenmiştir ki, Müslüman olmayan birçok kliniklerde kronik hastaların, hatta kanserli hastaların oruç tutmaları, programlı bir şekilde uygulanmaya başlamıştır. Yurt dışında ve özellikle Avrupa’da mevcut bulunan “Oruçla Tedavi Merkezlerini” görecek olsanız, bu ülkelerin din değiştirip İslamiyet’i seçtiğini sanırsınız.

Orucun, vücudun harika laboratuarı olan ka­raciğere verdiği yenilenme ve dinlenme fırsatı ise, başlı başına bir kitap olacak şekilde mükemmel­dir. Bu ibadetin sindirim sistemine verdiği dinlenme ve tamir fırsatı ise herkesçe bilinmektedir. Daha enteresan olanı, açlığın kemik iliğine yaptığı uyarıcı tesir sebebiyle, orucun kansızlığa karşı en iyi bir tedavi şekli olarak kabul görmesidir.

Oruç, kan kimyasına da çok müspet yönde tesir eder. Özellikle damarların iç duvarlarında biriken besin artıklarını yok eder. Bu açıdan damar sertliğini ortadan kaldıran harika bir tedavidir. Oruçlu iken sıvı azalması sebebiyle vücud ve kalb daha az yorulur.

Orucun cinsi hayata getirdiği sınırda, hormonal sisteme has bir dinlenme sağlar. İnsanlığın ve kainatın en yüce varlığı olan Efendimizin (S.A.V) mübarek tavsiye ve direktifleri de gerçek bir ibadettir.

Her türlü aşırılıktan kaçınarak, sadece Allah rızası için ibadet yapanlara ne mutlu….

İnsanlar; hücresi ile, atomu’ ile Yüce Yaradan’ına karşı saygı ve sevgi sırrına götüren ibadeti, Allah’ın verdiği en büyük bir nimet olarak benimsemelidir. Nefsin tembelliğini veya hayat yükünün ağırlığını bahane ederek ibadeti angarya saymak, gerçekten kendini inkar etmektir. Allah’a iman ve ona karşı duyulan sevgi ibadetle birleşmedikçe; satıhta kalan soluk bir iz veya su üzerine yazılan bir yazı gibi kaybolmaya mahkumdur.

Kainattaki bütün varlıklar, Allah’ın (c.c.) yaradılış sırrı içinde onlara programladığı bir çeşit zorunlu ibadet tarzı içindedir. Galaksilerdeki dönmeler veya atom çekirdeği etrafındaki elektron raksları, hep özel ibadetlerdir. Maddi hayatın temel kavramlarından biri olan elektron’un varlığını koruması için bitmeyen bir sessiz zikri terennüm etmesi gerekir.

Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar, saniyede 100.000 defa bu zikri yapmaktadır. An­cak daha enteresanı elips yörünge üzerinde seyreden elektronun bir tur esnasında yörüngenin 4 noktasında çekirdeğe dönük olarak eğim yapmasıdır. Böylece bir elektron, saniyede 400.000 defa Allah (c.c.) aşkı ile kendinden geçmiş bir derviş gibi, çekirdeğe karşı bir tarz rüku yapar. Buna manyetik sipin denir.

Vücudumuzdaki trilyon kere trilyon elektron­dan her biri, saniyede 400.000 defa zikir yapar da biz hala ibadetlerden kaçacak bir mazeret ararsak, o elektronlardan daha fazla küçülmezmiyiz? Böyle bir durumda kendimize” özel varlık” diyebilir miyiz?

İbadetlerin özündeki manevi hikmetlere gelince: İnsanın çok özel varlık olmasının sırrı; Cenab-ı Hakkın onu kendisine muhatap olarak seçmesi ve insanın da yaratıcısıyla bir alaka kurabilme kabiliyetidir. Duadan secdeye, sevgiden merhamete ulaşan bu bağlılık, kul ile Yüce Yaradan’ı arasında muhteşem bir münasebettir. Böylesine harika bir nimeti kim kaçırmak ister? İnsanın madde dünyasındaki basit çekicilikler peşinde koşarken en kıymetli cevheri olan ruhunu bir tabuta koyup kapatması, gerçekten büyük bir nasipsizlik ve af edilemez bir gaflettir.

Cenab-ı Hakka yakın olabilme gayreti diye ifade edebileceğimiz ibadetlerin sırrına gelince:

Allah, bütün varlıkları yoktan yaratan ve insana şah damarından daha yakın olan öylesine bir yüce kudrettir ki, akıllara durgunluk veren bu güzelliğe bir saniye dahi yakın olabilmek, tarif edilmez bir şereftir. Bu yakınlığın ilk şartı ise “HAMD”dir. “Hamd” demek; bu yüceliğin sevgi, hayranlık ve şuurla methedilmesi demektir. İbadetlerin başlangıç anahtarı olan bu “hamd sırrını” Allah (c.c.) Fati­ha’ da şifrelemiş ve namazla sembolleştirmiştir. Allah’a yakın olabilmek için bunun dışında ne başka bir yol, ne de başka bir formül vardır.

Namaz, hamd niyazını insanını her zerresine yayarak, kendi gönlündeki ilahi tecelliye yaklaştırır. Gönüllerdeki bo­yutlar ötesi Allah (c.c.) tecellisi, hamd niyazımız gerçekleşince bizi de boyutlar ötesine doğru çeker. Bu yakınlık, İnfakla beslenerek bizi adım adım miraca yükseltir.

Temel ibadet olan namazın tesiri, doğrudan kalbe ve gönüle yöneliktir. Kul farkına varsın veya varmasın, her namazda gönüllerin esrarlı perdelerinden biri açılır ve insan adım adım Allah’ın (c.c.) sonsuz sırrına yaklaşır.

Allah’ın yarattığı varlıklar farklı nitelikler arzeder. Mesela melekler, çok berrak bir yapıya sahiptirler. Bir çeşit yansıma sırrı taşır, bu yüzden nefs taşımazlar ve devamlı şekilde ibadet ve zikirle meşgul olurlar. Ruh da meleklere nazaran İlahi yaradılış sırrının en yakın boyutların­dan yansır, fakat nefse bağlanarak insana intikal ettirilmiştir. Eğer böyle olmasa, insanlar da melekler gibi daima zikir ve ibadet halinde kalırdı. İnsan­da Allah’ın yüce varlığına duyulan ibadet hissi, ruhdan gelir. Eğer nefs, ruhun yüzeyini tamamen kapatırsa, bu ibadet hissi farkedilmez ve bu takdirde ruh, büyük bir azaba düşer. Namaz kılanlarda ruh, selametli bir huzur ve felah içindedir. Ezanda, hu yüzden “Hayya Alel Felah” müjdesi vardır.

Namazın en mucizevi sırrı nefse yöneliktir. Bir türlü dizgine gelmeyen nefs, okunan Fatihanın şifa sırrı ile çirkinliklerden kurtulur. Secdede o menhus gururunu kırar, insana yakışan çizgiye gelir. Nefsin, namazın bu esrarlı sırrında ulaştığı hidayeti sürdürebilmesi için infak etmesi mecburidir. Aksi takdirde namazın insana sağladığı yücelme, devamlılığını kaybeder. İmanı saksıda açan bir çiçeğe benzetirler. Namaz ona verilen suya, infak ise ışığa benzer. Su ve ışıktan mahrum çicek nasıl kurumaya mahkumsa; namaz ve infakdan mahrum insan da sönmeye mahkumdur. Ne’ var ki insanın nefsi, imandaki bu sönüşü uzun süre saklar. İman ettiği halde ibadete yanaş­mayan insan, işin farkına çok defa iş işten geçtikten sonra varır.

İnsan nefsi, ibadete bir türlü yanaşmadığı gibi, insanı ondan tamamen uzaklaştırmak için de çeşitli mazeretler bulur. Ve özellikle ibadet eden bazı kişilerin ibadetle yücelmediğini göstererek bu tuzağı hazırlar. Bu hususu iki noktada cevaplamak gerekir.

a- Bir insan ibadet ettiği halde yücelemiyorsa, bir şeyi eksik yapıyordur. Mesela namaz kılıyor, fakat infak etmiyordur.

b- Bir kimse askeri eğitim gördüğü halde savaşta yenilirse; bu insan örnek alınıp da, askeri okullar kapatılsın, denemez. Aynen bunun gibi, ibadetle yücelmediğini sandığımız kişilere bakarak ibadetten vazgeçilemez.

İbadetlerdeki diğer bir husus da, ibadetle yücelmeyi beklemek ve ondan maddi ve manevi bir fayda ummaktır. Bu bekleyişler insanı hataya düşürür. Çünkü ibadet, insan olmanın soluk almak gibi vazgeçilmez bir parçasıdır ve sadece emredildiği için ve Allah rızası gözetilerek yapılmalıdır.

İbadetten, ahirete ait olsa bile bir menfaat beklemek, onun ihlasını kaçırır. Yapılan ibadetle gururlanıp kendine paye çıkarmak fevkalade yanlıştır. Ve nefsin çirkin bir oyunudur.

İbadetin çok önemli bir hikmeti, topluma getirdiği huzurdur. Bir toplumun özellikle birlikte yaptığı ibadet (cemaat namazı) o toplumda kenetlenme ve sevgi meydana getirir. Selçuklu ve Osmanlılar bu sayede asırlar boyu ya­şamış ve her türlü iç ve dış şerlere karşı koyabilmiştir. Bir toplum ibadet ehli ise, o toplumdaki fertler her türlü şahsi sıkıntılardan kolayca kurtulur. Dertler cemaatlerin ısrarlı yardımlarının yanısıra maddi ve manevi güçleri sayesinde yok olur. Milletimizin içinde bulunduğu sıkıntıların en büyük sebebi, ibadetlerde ve sevgi bağlarında gösterdiği zaaftır.

Yoksa bu mübarek millet bugünkü şartlardan çok daha ağırlarını asırlar boyunca kolaylıkla atlatmıştır. İbadetler konusunda günümüzde çok yanlış bir slogana etmek istiyorum. Çağımızda birçokları:

“Efendim önemli olan kalp temizliğidir. Benim kalbim temiz, o yüzden ibadete gerek duymuyorum.” diyebiliyorlar:

Gerçekten asıl olan kalp temizliğidir. Ne var ki eğer bir kalbde hakiki temizlik varsa, bir dakika içinde kendini namaz seccadesinde bulur. Temiz olduğunu iddia eden bir insanın kendini su başında, lavaboda veya banyoda bulması gibi.
İbadetler konusunda bir başka yanlış slogan da:

“Ben karıncayı bile incitmedikten sonra ibadete ne lüzum var?” saçmalığıdır. Bunlara verilecek cevap:

İbadet etmeyen insan, karıncayı incitmemiş olabilir. Ama bu durumda ibadetleri emreden Rabbini ve o emirleri insanlara tebliğ etme vazifesiyle gönderilen Peygamberleri ve hususen Fahr-i Kainat Efendimiz’i (s.a.v.) incitmiş olmuyor mu?

Her insanı Allah’a yakın olma iştiyakı vardır. Duasının kabul olması için herkes çabalar, ne var ki bunun anahtarı da ibadetlerdedir. Namaz ve infakını yerine getiren bir insan, her şeyden önce devamlı dua halindedir. Çağımızın en ünlü matematik ustası Martin Gardner, son eserinde bakın ne diyor:

‘Heisenberg’in belirsizlik teorisine göre, hiçbir hadisenin gerçeğini önceden tayin edemeyiz. Dua bu belirsizliği yok eden ve kaderimizi Allah’ ın (c.c.) yüce kudretine havale eden tek yoldur.”

İbadetlerdeki en önemli noktalardan biri devamlılıktır. Bu yüzden ömür boyu abdest alıp namaz kılan kimse, vü­cudu için erişilmez bir sağlık sırrını da kazanmış olur.

Namazın çok özel bir sırrı, namaz emrinin veriliş tarzı­dır. Bilindiği gibi namaz, mirac’da Efendimiz’ e (s.a.v.) hediye edildiğinde, Efendimiz:

- Ya Rabbi, inanan salihlere de bu mutluluğu lütfet, di­ye niyazda bulunduğu ve Allah’ta (c.c.):
- O halde namaz kılsınlar, buyurdu.

Şu halde namaz, gaye itibariyle İlahi huzura intikaldir. Bu sayede insan, adım adım yücelir ve Allah’ a yakın olur.

Allah’ın (c.c.) Efendimiz ‘e (s.a.v.) olan sonsuz ihsanı ve ikramı hatırına, müminleri huzuruna ka­bul etme lütfü olan namaz’a karşı en ufak bir ihmalin ne kadar büyük bir şaşkınlık olacağı aşikar­dır. İlahi nimetlerin bol bol ihsan edildiği bir bayram ziyafeti olan namaz’a karşı gösterilecek tembellikler, tek kelimeyle nasipsizliktir.

Namaz, kainatın en yüce davetidir. Ve hadiste de belirtildiği gibi “dinin direği’’dir. Nefsin cılız ve sahte mantıklar ile kurduğu tuzaklardan şiddetle kaçarak namaza koşan her insan, ebedi saadete namzettir.

Onk. Dr. Haluk Nurbaki

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/8/2007 - NAMAZ

Kategori: Namaz

Namazın manası; Allah’ı “Sübhanallah” diyerek O’na yakışmayan her şeyden ve yaratılmışların alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmek, “Elhamdülillah” diyerek ihsan ettiği dünya ve ahiret ni’metlerine şükretmek ve “Allahu Ekber” diyerek bütün isim ve sıfatlarıyla her şeyden üstün olduğunu ilân etmekle hürmet göstermektir. Kâinatta îmandan sonra en büyük hakikat olan namaz Kur’an’da 70 kez emredilmiş bir şeâir-i İslâmiyedir.

Ve Resûlullah (asm)’ın “İslam dininin direği” dediği namaz; çok kıymettar ve mühim olmasıyla beraber ucuz ve az bir masraf ile kazanılabilen ve bütün ibâdetlerin fihristi hükmünde küllî bir ibâdettir.

Allah, şu kâinat sarayını kendisini tanıttırmak için inşâ etmiştir. Namaz, O’nu tanımaktır.
Allah, âlemi kendisini sevdirmek için nihâyetsiz zînetler ile süslemiştir. Namaz, O’nu sevmektir.
Allah, gördüğümüz hârika ihsanlarıyla bize olan muhabbetini gösterir. Namaz, O’na muhabbet ve itaattir.
Allah, görünen nîmet ve ikramlarıyla bize olan şefkatini ilân eder. Nihâyetsiz bir şefkat ise elbette nihâyetsiz bir hürmete layıktır. Namaz, O’na hürmettir.
Allah, yaptığı mükemmel san’atlarla bize gizli güzelliğini gösterir. Namaz, O güzele iştiyaktır.
Allah, benzersiz san’atlarıyla her şeyin kendisine has oluşunu ve kendi kudret eseri olduğunu i’lan eder. Namaz, O’nu tek, benzersiz ve ortağının olmayışını kabul etmektir.
Namaz, yaratılışın asıl vazifesi ve kulluğun esasıdır.
Namaz insanı yokluk karanlılarından varlık âlemlerine getiren ve onu câmit bir taş, ruhsuz bir ot veya şuursuz bir hayvan değil de eşref-i mahlûkat ve halîfe-i zemin olarak yaratan Allah’a, şükür ve O’nu en üstün bir şekilde övmektir.
Namaz, bütün mahlûkatın ibâdetlerine işâret eden kudsî bir haritadır.
Namaz, yaratılmış olmayı, abd oluşu, âciz, fakir, kusurlu ve fâni oluşu ve elbette ki yaratana muhtaç oluşu kabul ve izhardır. Yani namaz, kulluğun ilânıdır.
Namaz, haddini bilmektir.
Namaz, ibâdetlerin her çeşidini içeren nûrânî bir fihristedir.
Namaz, Allah’ın belirli vakitlerde manevî huzuruna yapılan davettir.
Namaz, mi’raçtır. Her Allahu Ekber bir basamağıdır.
Namaz, Allah’ın kullarına hediyesidir.
Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir bağlılık ve yakınlık, ulvî bir münâsebettir.
Namaz sevgiliyle yapılan kudsî bir sohbettir.
Namaz, her bir ruh ve vicdanın lakayt kalamayıp iştiyak ile yapmak istediği ulvî ve nezih bir hizmettir.
Namaz, fânilere tenezzül ve minnet zilletinden kurtulup Bâki’ye müteveccih olmaktır.
Namaz, bizi unutan ve elimize geçmeyen dünyayı, “Allâhu Ekber” diyerek elimizle arkamıza atıp vefasız dünyaya onu unutmakla ceza vermek ve dertlerimizi kalbin ağlamasıyla rahmet dergâhına döküp, Allah’ın Rahmet kucağına sığınmaktır.
Namaz, Kalp, ruh ve duyguların gıdasıdır.
Namaz, kabrin arkasında devam etmekte olan beşer yolculuğunda bir bilettir.
Namaz, dünyada manevî kuvvet, kabirde gıda ve ziya, mahşerde kurtuluş senedi, sırat köprüsünde Burak’tır.
Namaz, îmanı ışıklandırıp inkişaf ettirendir.
Namaz, Allah’ın büyüklüğünü kalplere yerleştirendir.
Namaz, akılları Allah’a yönelten ve ilahî adalet kanunlarına itaat ettirendir.
Namaz, kâinattaki Allah’a âit nizamı i’landır.
Namaz, kâinat ile ahenktir.
Namazsızlık ise; ilahî düzenden çıkmak, ahengi bozmak ve Allah’ın va’dini ve rahmetini suçlamaktır.

NAMAZ NİÇİN KILINIR?

Aslında Allah’ın yarattığı bir kul olduğunun idrakine varmış bir insan için namazı anlamak o kadar zor olmasa gerek. Zira herkesçe malumdur ki, kulluk; itaattir. Allah’ın meâlen, “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyât, 50) buyurmasıyla ve daha bir çok âyetlerle açıkça anlaşılan, insanın ibâdetle emrolunmasıdır. Âlemde Allah’ın hiç bir mahlûku gâyesiz, vazîfesiz ve başıboş yaratmadığı âşikardır. Allah, ‘küçük bir kâinat’ denilecek kadar mükemmel yarattığı insana da küllî bir ibâdet vazifesi vermiştir. İbadet; kulluk etmek, itaat etmek manasını taşır. Yani aczini, kusurunu görüp yaratıcının Kudret, kemalat ve Rahmet’inin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.

Kâinata baktığımızda, Allah’ın, her şeyi, vazifesine uygun bir şekilde yarattığını görmekteyiz. Mesela, bal yapmak ile vazifelendirilmiş olan arı, azaları ve hisleri ile bu vazifeye gâyet münasip yaratılmıştır. Dolayısı ile vazifesi ibâdet olan insanın yaratılışı da, vazifesine elbette münâsiptir ve ibâdeti ister. Elemler ile müteellim, lezzetler ile mütelezziz olmakla korku ve ümit arasında devamlı med-cezir yaşayan insan rûhu, acziyete bürünerek Kudret sahibi yaratıcısına sığınma ihtiyacı hissetmektedir.

adem ibâdet yaratılışımızın gâyesidir. Ve madem namaz ibâdetlerimizin temelidir; kulluğunu idrak eden insan, aklen, rûhen ve kalben yaratıcısına itaat etme ihtiyacını ve iştiyakını duyacak ve “Neden namaz kılıyorum?” sorusuna cevabı “Beni yaratan Allah emrettiği için” olacaktır.

lbette ki namazın hikmet ve faydaları bildiklerimizden daha fazladır. Fakat biz namazı hikmet ve faydaları için değil, Allah emrettiği ve O’nun rızası için kılarız. Farz-ı muhal namazın faydalarının olmadığı düşünülse bile, bir Müslümanın namaz kılması için Allah’ın emretmesi yeterlidir. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifâdesiyle, “İbâdetin râhu, ihlâstır. İhlas ise, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.”

NAMAZSIZLIĞIN SEBEBİ NEDİR?

Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki o, (Allah’a) gönülden bağlı olanlardan başkasına elbette ağır gelir. Onlar ki, gerçekten rablerine kavuşacak ve O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler. (katî olarak iman ederler)” (Bakara 45-46)

amazsızlık gaflet ya da inkâr veya îman zayıflığı sebebiyledir. İnkâr, insanın âcizliğini bilmemesidir. Aczini bilmemek, kibri netice verir. Kibir ise, kulun yaratıcısına acziyet itirafı olan secde etmeye mani olur. Dünyayı, asıl olan âhiret hayatının önüne geçirecek derecede maddiyat ile meşgul olmak ise gafleti netice verir.Gafletin tarifi işlenen günahlardan vicdanın azap duymamasıdır. Gaflet kalınlaştıkça Allah’a muhabbet ve korku azalır. Akabinde îmanın alâmetleri olan başta namaz ve diğer farz ibâdetlere karşı tembellik başlar ve zamanla terke uğrar. İman da tehlikeye girer. Nitekim Efendimiz (asm), “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır.” buyurmuştur. (Müslim)

emek ki, kişinin dînini muhafaza eden en önemli esas namazdır. Lâkin bu çok mühim ve kudsî hakîkate gösterilecek tembellik sebebiyledir ki; namaz, Hz. Peygamberimizin (asm) ümmetine vasiyeti olmuş ve son sözlerinde; “Namazlara dikkat ediniz. Namazlara dikkat ediniz!” buyurarak o şefkatli Peygamber ümmeti için namaz hususunda ne kadar endişelendiğini göstermiştir. (Kenz)

ALLAH’IN BİZİM NAMAZIMIZA İHTİYACI MI VAR?

Bedîüzzaman Hazretleri şöyle der:

“Cenâb-ı Hak senin ibâdetine muhtaç değil. Hem hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın sen manen hastasın. İbâdet ise senin manevî yaralarına tiryak hükmündedir. Acaba bir hasta, o hastalığı hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrarına mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun? Bu sözün ne kadar manasız olduğunu anlarsın.”

Günde beş vakit ezanla nihâyetsiz merhamet sahibi Rabbi tarafından manevi yaralarının tedavisi için huzura çağrılan insan, namaza muhtaçtır. Çünkü şuuruyla, aklıyla olmasa da hissen ve fıtraten hissediyor ki: İnsan zayıftır; fakat her şey ona ilişir, onu üzüyor. Âcizdir; fakat düşmanları ve belaları hadsizdir, onu yoruyor. Fakirdir; fakat ihtiyaçları ve istekleri nihâyetsizdir, ulaşamıyor. Hem tembel ve güçsüzdür; fakat hayat yükü ağırdır, taşıyamıyor. Neredeyse kâinatın hepsini sever ve alakadardır, hâlbuki onlar onu terk eder, daima ayrılık acısıyla perişan oluyor. Aklı ona yüksek maksatlar, büyük idealler gösterir. Fakat eli kısa, ömrü kısa, iktidarı ve sabrı kısadır, fâni dünyada yüksek maksatlarına yetişemiyor. İşte bu vaziyetteki ruh; hayat yüküne tahammül, dünyevî işlerin baskısından istirahat ve kendini terk eden fani sevgililere bedel teselli için, Bâkî bir zatla sohbet etmek ister.

İnsanın fâni dünyasına bir parça nur serpecek, istikbâl karanlığını izâle edecek bir sohbet-i bakî olan namaz, ruh için gereklidir, elzemdir.

NAMAZI TERK EDENE KUR’AN’DA NEDEN ŞİDDETLİ TEHDİD VAR?

Her nefis (kendi) kazandığına karşılık bir rehinedir. Ancak Ashab-ı Yemin (amel defterleri sağ eline verilenler) müstesna. (Onlar) Cennetlerdedir; birbirlerine suçlular(ın halin)den sorarlar. (Sonra o günahkarları görünce dediler ki:) “Sizi Sakar’a (Cehennemin o dehşetli vadisine) sokan nedir? (Onlar şöyle) dediler: “(Biz) namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir 38-43)

Namazı terk eden, öncelikle nefsine zulmeder. Nefsin sahibi ise Allah’tır .

Namazı terk eden, mevcudatın ibâdetlerini göremez, belki inkar eder. Böylece Cenab-ı Hakk’ı zikretmekle kıymet kazanmış mevcudatı yüksek makamlarından düşürür. Ve namaz -bir subayın kendi bölüğünün yaptığı vazifeleri komutanına bildirmesi gibi- varlıkların zikir ve tesbihlerini insanın kâinatın sultanına takdim etmesidir. Namazı terk eden bu mesûliyetini yerine getirmemekle varlıkların haklarına manen tecâvüz eder.
Namazı terk eden, yaratılışının gayesi olan ibâdeti terk ederek ilahî hikmete tecâvüz eder.

Yani namazsız insan, Allah’ın abdi olan nefsine zulüm etmesi, mevcudatın manevi hukuklarına ve hikmet-i ilahiyeye tecavüz etmesiyle kendini şiddetli tehdide müstahak eder.

NAMAZIN FAZİLETLERİNDEN

1. Namaz, amellerin en üstünü, çekirdek bir ibâdettir: Nasıl Fâtiha Kur’an’a fihristedir, namaz da ibâdetlere fihristedir. Mesela; namaz esnasında yiyip içmemekle oruç, her gün bize verilen yirmi dört saatten bir saatini namaza ayırmakla vakte ve bedene ait zekât, kıbleye yönelerek Kâbe’yi karşımıza almakla hac ibâdetinin numûnesini içerir. Bunun beraberinde meleklerin, hayvanların ve bitkilerin ibâdetlerini de temsil eden bir ibâdet olmasıyla secdede, rükûda, kıyamda Allah’ı zikretmekte olan meleklerin ibâdetlerini, hem taş ve ağaç ve hayvanların o ibâdetlere benzeyen durumlarını andırır.

Namaz kılan insan, yeryüzünü büyük bir mescit tasavvur eder. Namazında, meâlen, “Yalnız sana ibâdet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyerek, yeryüzündeki bütün mü’minler namına, bütün varlıklar hesabına ve vücudundaki bütün zerre ve hücreler adına Rabbine ibâdet eder ve duâ eder.
İşte insanı insan kılan ve diğer mahlûklardan ayırarak eşref-i mahlukat yapan bu hususiyetidir. Yani kendi ibâdetiyle beraber sair mahlukatın da ibâdetlerinin farkına varması ve bu şuur ile bütün ibâdetleri Allah’a takdim etmesidir. Bu küllî vazifeyi de namaz ile yapar. Yani insan namaz ile yerlerin ve göklerin ilâhı olan Allah’a sevgili olduğu gibi, yeryüzüne halife ve sultan ve hayvanâta reis ve komutan olur ve bütün mahlukâtın üstüne çıkar.

Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur: “Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır.” (İbnu Mâce)

2. Namaz, âdetleri ibâdete çevirir: Namaz, diğer mubah dünyevi amelleri güzel bir niyet ile ibâdet hükmüne geçirir. Namaz kılanın oturması, yatması, yemek pişirmesi ve çalışması gibi dünyevî ve sıradan işleri basitlikten çıkar ibâdet hükmüne geçer. Gün içinde toplam bir saatini namaza ayırmakla diğer yirmi üç saati hayat bulur. Âhirete güzel ve kârlı bir yatırım yapar. Hatta yapılan iyiliklerin ancak namazla hayat bulduğunu şu iki hadîs-i şerif ikaz eder.

3. Namaz Berekete sebeptir: Namaz, çalışanın kazancında berekete vesîle olur. Geçim derdine dalarak namazın terk edilmesi ve ardından “çalışmak da ibâdettir” sözleri vicdanı susturma çabasından başka bir şey değildir. Çünkü çalışmak ancak namaz kılmakla ibâdet olur. Kur’an’da Rabbimiz:“Ehline namaz kılmalarını emret. Kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana rızık veren biziz.” (Taha, 132) buyurarak insanın asıl vazifesini hatırlatmaktadır. Resûlullah (asm) ise, namazın rızkın bereketine vesîle olduğunu Hz. Ebû Hureyre’ye şöyle ifade etmiştir:“Ebu Hureyre! Ailene namaz kılmalarını emret, Allahu Teala sana hesaba katmadığın yerden rızık gönderir.” (İhyâ)

4. Namaz, cisme sıhhat, ruha, kalbe ve akla huzur verir: Namaz kılan insan; fıtratın gâyesi ibâdet olduğu için, vazifesini yerine getirmiş olmanın rahatlığını duyar.Rabbine itaat etme lezzetini hisseder. Namaz, cisme hiçbir şekilde külfet olmayıp harekatıyla bedenin şifasına vesile olduğu gibi, ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatını sağlar. Hz. Huzeyfe, “Efendimiz (asm)’ı herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı” demiştir. Namaz kılmayan insana yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah’ın tekrar tekrar emrettiği namaza karşı yaptığı tembellik, elbette manevî, büyük bir azap ve sıkıntı verir. Bu azap insanın küçük bir vazifesizlikle küçük bir âmirinden aldığı ikaz sıkıntısından elbette çok daha ağırdır. Namazı terk etme cezası olarak hem kalbî, hem ruhî sıkıntılar çeken namazsız insan o sıkıntı ve huzursuzluktan kurtulmak için kendini eğlenceye sevkeder. Sefih eğlenceler de ahlâkını bozar. Böylece dünyası ve âhiretine dair ümitsiz bir hayat geçirmek suretiyle acı bir zarara uğrar.

5. Namaz, îmanı artırır, şirk ve küfürden uzaklaştırır: Namazın hakkıyla edâ edilmesi, îmanı ziyadeleştirir, kuvvetli ve sâbit kılar ve kulu Allah’a yakınlaştırır. Günde beş vakit huzura çıkmakla kalplere ve akıllara Allah’ın büyüklüğünü idrak ettirir ve ilâhî kanuna itaate sevk eder. Allah’ın rızâsını kazandıracak sair ibâdetlere de şevk verir. Namaz günahlara ve kötülüklere karşı sakınma ve nefret hissi uyandırırken, namazsızlık günaha cesaret verir. Efendimiz (asm) şu hadis-i şerifleriyle, ümmetine namazla îmanlarını muhafaza etmelerini ikaz etmiştir:
“Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır.” (Müslim)

“Temizliğini tam yapıp beş vakit namazı sürekli vakitlerinde kılanın namazları kıyamet günü kendisi için nur ve delil olur.” (İmam Ahmed, İbni Hıbban)
“Bir namazı kasıtlı olarak terk eden kişi Muhammed (asm)’ın ümmetinden uzaklaşmış olur.” (İmam Ahmed, Beyhaki)

6. Namaz kötülüklerden alıkoyar: “Îman eden kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar”(İbrahim, 31) âyetinden anlaşılıyor ki iman namazı netice verir. “(Ey Resülüm!) Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı hakkıyla eda et! Şüphe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar. (Namaz kılarak) Allah’ı zikretmek ise, elbette (her şeyden ) en büyük olandır. Ve Allah ne yaparsanız bilir.” (Ankebut 45) âyetinden anlaşılan ise namazın hakkıyla eda edildiğinin alâmeti, kötülüklerden alıkoymasıdır. Demek ki, kâmil bir îmandan dosdoğru bir namaz, dosdoğru bir namazdan ise güzel ahlak ortaya çıkacaktır.
“Sahih ve doğru bir şekilde namaza devam edildikçe iyilik artar. Resulullah (sav)’dan rivâyet olunmuştur ki: ‘Kim bir namaz kılar da, o namaz kendisini açık ve gizli kötülüklerden alıkoymazsa o namazla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey artırmış olmaz’ buyurmuştur. Onun için İbnü Mes’ud Hazretleri demiştir ki: ‘Namazını gereği gibi yerine getirmeyen Allah Teâlâ’dan uzaklığı artırmaktan başka bir şey yapamaz.’ Bunun sebebi, çünkü namaza itaat, onun sınırlarını gözeterek hakkıyla kılmaktır. Onun sınırında ise açık ve gizli bütün kötülüklerden men ve alıkoyma vardır.”(Elmalı)

7. Namaz, günahlara kefârettir: “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) ise namazı hakkıyla eda et! Muhakkak ki iyilikler, (büyük günahlardan kaçınmak şartıyla) kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir nasihattir.” (Hud 114)
“Hâsılı işte bu beş vakit namazı ikame et. Zira şurası kesindir ki, iyilikler kötülükleri giderir. Yani her namaz bir hasenedir, beş vakit ise hasenattır. Hasenata devam edildikçe seyyiat, yani kötülükler silinir gider, işte bu muhakkaktır. Binaenaleyh beş vakit namaza devam edildikçe arada beşeriyet icabı işlenen bazı seyyiat da silinir gider. Beş vakit namaz, arada meydana gelebilecek küçük günahlara keffaret olur.”(Elmalı)

Efendimiz (asm) bu mevzu hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Namazlar büyük günahlardan kaçınıldığı sürece aralarındaki küçük günahlar için birer kefarettir.” (Müslim)

“Namaz insanın kapısının önünden akan tatlı ve tertemiz bir ırmağa benzer. Günde beş defa o nehre girip yıkanan bir kişinin üzerinde kir namına bir şey kalır mı dersiniz?” (İmam Ahmed, İmam Malik, Nesai, Huzeyme)

Ebu Musa el-Eş’arî (ra) ise şunları söylemiştir:

“Bizler günah yüklerimizi gitgide ağırlaştırıyoruz. Ancak kıldığımız farz namazlar kendisinden önceki günahların kefareti olur. Ama daha sonra günah yükümüzü bir daha çoğaltırız. Ondan sonra kılacağımız namaz da onun için kefaret olacaktır. (Kenz)

NAMAZIN MAKBULİYETİ NAMAZDA HUŞÛ NİSBETİNDEDİR.

Huşû, Allah’ın huzurunda olduğunu, O’nun her an kendisini gördüğünü bilerek hürmet, tevazu, haya ve huzur içinde ta’dîl-i erkâna riâyetle namaz kılmaktır. Korku ve muhabbetten hâsıl olan bu edep hali, namazın makbuliyeti için esastır.

Avam bir kimsenin -hissetmese bile- bir anlık huşû elde etmesi onu namazın hakikatinden hissedar eder. Namazın derecelerinde mertebeler çoktur. Herkes bulduğu huşû nisbetinde namazın nûrânî hakikatinden hissedar olur.

Huşûu bulmanın öncelikli sebebi, Allah için namaz kılınmaya devam edilmesidir. Sesli ve geniş mekânlar kalp dağınıklığına sebep olduğu için mümkün olduğu kadar namaz esnasında sükunetli ve dar yerler huşû bulmak için tercih edilir. Hazırda mevcut olan bir işin yapılmamasıyla kalpte oluşan dağınıklık da huşûa mani olur. Bunun olmaması için mevcut işin yapılmasından sonra namaza yönelmektir. Zira Resulullah (asm): “Akşam yemeği hazırlanmış ise, yemeğe namazdan önce başlayın. Yemeğinizi aceleye de getirmeyin.” buyurmuşlardır. Kalbi istila etmiş diğer endişe ve malayani işlerden kurtulup huşûu bulabilmek için ise, namazda okunan surelerin manalarıyla ve namazın mahiyetine dair ilmî mevzulardan istifade edip tefekkür kazanmak gerekir. Risâle-i Nûr’da, bilhassa 9. Söz’de namazın rûhu olan huşûu bulduracak orijinal bir tefekkür mevcuttur.

Resûlullah (asm) bir kimseyi namazda sakalı ile oynarken gördü ve: “Kalbinde huşû ve hudu’ olsaydı, eli edep üzere olur, azası da kalbi gibi olurdu” buyurdular. (Hâkim, Tirmizî)

Namazın başka bir meşguliyeti barındırmayacağı konusunda ise: “Şüphesiz namazın kendisi başlı başına mühim bir meşguliyettir” buyurmuştur. (Müslim)

Ve huşûu kazandıracak şu tavsiyede bulunmuştur: “Namaz kıldığında dünyaya veda eden kişinin namazı gibi namaz kıl.” (İbni Mace, Hakim, Beyhaki)
Rabbimiz, bizi ve neslimizi namazda mukîm kılsın. Bize ve neslimize namazı sevdirsin. Bize ve neslimize namazı hakkıyla kılmayı nasîb eylesin. Âmîn.

Resûlullah’ın (asm) namazı konusunda Abdullah bin Şıhhîr (ra) şöyle demiştir: “Bir keresinde Rasûlullah’ın (asm) yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve göğsünden kaynamakta olan kazanın fokurtusu gibi ağlamaklı iniltisi duyuluyordu.” (Ebû Dâvûd, Nesâî)

Efendimiz (asm) geceleri ayakları şişinceye kadar gece ibâdeti yapardı. Kendisine “Ey Allahın Resûlü! Allahu Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamamış mıdır? Kendinizi niçin bu kadar yoruyorsunuz?” denildiğinde de “Rabbime çok şükreden bir kul da mı olmayayım?” buyururlardı. (Kenz, Heysemî)

Hz. Ali (ra), namaz vakti girdiğinde ürperir, renkten renge girerdi. Kendisine “Ne oldu ey mü’minlerin emîri?” diye sorduklarında “Allahu Teâlâ’nın göklere yere ve dağlara arz ve teklif edip de onların yüklenmekten çekindikleri ve endişeye düştükleri ama benim üstlendiğim emaneti yerine teslim etme zamanı geldi” cevabını verir. (İhya)

NAMAZIN VAKTİNDE KILINMASININ GEREKLİLİĞİ

Namaza şevkle kalkarak vaktinde kılınmasında Allah’ın rızası bulunduğu için ehemmiyeti büyüktür. Fahreddin-i Râzî Hazretleri, namazı vaktinde kılanın dünya hırsı ve emelinin olmayışını şâyet dünyaya muhabbeti olmuş olsaydı; dünya işlerini terkederek, âhiret işlerinden olan namaza sürat etmeyeceğini söylemiştir. Namaza tembel tembel kalkmak ise Kur’anda münâfıklara ait vasıflardan zikredilmiştir.“Hem (onlar) namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar” (Nisa, 142)

Sa’d bin Ebî Vakkas (ra) der ki: “Rasûl-i Ekrem’e (asm):
 “Allah Azze ve Celle’nin ‘onlar kıldıkları namazdan gâfildirler- (Mâûn, 5)’ âyetinden maksat kimlerdir?” diye sordum. Rasûlullah (asm):
- “Onlar namazlarını vakitlerinde kılmayıp, geç bırakanlardır” buyurdu.” (Bezzar)
Ve Resülullah (asm) buyurdular ki: “Namazın ilk vaktinde Allah’ın rızası vardır. Son vaktinde de affı vardır.”

NAMAZA İTİRAZ EDEN NEFSE, AKLÎ İTİRAZLAR

* Namaz kılmak meziyet değil insan olmanın gereğidir. Yani namaz, insanî bir borçtur. Evet, insan ücretini önceden almış ona göre de hizmetle vazifelendirilmiş. Var olmayı, hayatı, göz kulak gibi bütün duyguları Allah insana vermiş ve yeryüzü kadar geniş bir nîmet sofrasını önüne sermiş. Ve hayat, insaniyet ve İslâmiyet ile de kıymet kazandırmış. Bu nîmetlerin borcu hükmündeki namazı terk etmek Allah’ın nîmetlerini bir hırsız gibi yutmak değil de nedir? Acaba hangi insan olan insan bu sıfatı kendisine yakıştırabilir!?

* Öldükten sonra dirileceğine iman eden elbette bilir ki; hakîkî ömrümüz ahiret hayatıdır. Kısacık dünya hayatımıza yirmi üç saati sarfedip, beş farz namaza kâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan âhiret hayatımıza sarf etmemek hangi aklın kabulüdür!?

* Bedenin yemek, içmek, nefes almak gibi ihtiyaçlarını üşenmek şurda dursun, zevkle karşılamaktayız. İnsan sadece cisimden ibaret olmadığına göre ruh, kalp ve latifelerimizin gıdası olan namaz neden bize usanç veriyor!?

* İnsanın hakîkî saadeti cennet hayatıdır. Cennetin anahtarı olan ve külfeti çok az ve hoş, güzel ve ulvî bir hizmet olan namaza, günde sadece bir saat ayırmak cennete müştak insana nasıl ağır gelebilir?!

* Dünya işlerinin ağırlıklarına karşı kalbe manevi kuvvet, karanlık kabirde ışık, Mahkeme-i Kübrâ’da kurtuluş senedi ve elbette geçilecek olan sırat köprüsünde Burak olan namaz insana şevk vermiyorsa, ebedî cehennem korkusu da mı gayret vermiyor?!

* Acaba insanın vazifesi nedir? Hayvanlar taifesi gibi sadece dünya için çabalamak mı, yoksa hakîkî bir insan gibi hakîkî ve ebedi bir hayat için çalışmak mı? En lüzumlu işimiz Allah’a kulluk iken hiç ölmeyecekmiş gibi lüzumsuz işlerle vakit geçiriyoruz. Velhasıl; Namaz Kılmıyorsak Biz Neden Yaşıyoruz!?

İrfan Mektebi dergisinden
www.irfanmektebi.com

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahü tealanın yüce sevgisine ulaşma yolunda....

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

vaktivisal
dolunayayazi
simuzer60
kutaysevgi
zeynebimmm
ferahfezaa
dilkusa



...Son 5 yorum...



yazılar
love you
teşekürler
selametle
siir
konu yok
MERHABA ...SELAMÜN ALEYKÜM EY CAN...
allahın rahmeti üzerine olsun
Hayırlı Bayramlar..
SELAMÜN ALEYKÜM
www.htmlkodcennet.blogcu.com geovisite
geovisite